90’yı yıllarda Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın Devekuşu ajansına çeşitli senaryolar hazırlıyordum. Farklı, keyifli çalışmalardı. Sulhi Dölek’le işte burada tanıştım; elbette Türk mizahının önemli isimlerinden olan Sulhi Dölek’i yazılarından çok iyi biliyordum.
Aynı dönemde “Damdan Düşen Başbakan” adlı romanıma son halini vermeye çalışıyordum. O yıl İş Bankası’nın açtığı “Mizah Romanı” yarışmasına yetiştirme çabasındaydım. Son teslim tarihine sayılı günler kalmıştı. Romana çok güveniyordum, bu konuda asla alçak gönüllü olamıyordum ve kazanacağıma inanıyordum. Romanı 7 kopya olarak Cumartesi öğlene kadar kargoya verirsem son teslim tarihi olan Pazartesi günü ellerine geçecekti.
Artık romana son noktayı koymak zorundaydım ve koydum. Şimdi iş, fotokopiyle çoğaltıp yollamaya kalmıştı,
Bir Cumartesi sabahı Rahmetli Hüseyin Çalışkan’ın yeni kurduğu yapım şirketindeki yeni almış olduğu fotokopi makinesinde romanı çoğalttım ve yeni almış olduğu cilt makinesinde ciltledim. Bu aynı zamanda bu yeni aletlerin ilk kullanımı oluyordu. Artık ödülü kazanmama çok az kalmıştı. Ta ki Sulhi Abi kapıdan girene kadar.
Çantasından çıkarttığı bir dosyayı masanın üzerine koyunca yazar önsezisiyle olacakları anladım…
“Fotokopi mi çekeceksin abi ?” dedim,
“Evet”, dedi
“Mizah romanı yazdın, İş Bankası’nın yarışmasına yollayacaksın değil mi?” diye sordum.
“Çok mu belli oluyor” diye şaşırdı.
“Sabaha kadar oturdun, son halini vermeye çalıştın; ama son teslim tarihi geldiği için, bu kadar yeter, diye son noktayı koydun”
“Aynen öyle oldu, sabah bilgisayar çıktısını alıp, geldim. Yoksa sen de mi öyle yaptın?”
“Evet abi, mizahçı mizahçıyı kendinden bilirmiş…”
Sulhi Abi’nin getirdiği roman tahmin edeceğiniz gibi Kirpi’ydi…
Fotokopi ve ciltleme işlerini birlikte yaptık, ben bu arada yan gözle yazılanları okuyordum. Sonra izin alarak düz gözle okumaya başladım. Okudukça da kendi romanım açısından umutsuzluğa kapıldım. Sulhi Abi’nin mizahı müthişti.
“Abi ya ben boşu boşuna katılmayayım; ödülü kesinlikle sen alırsın” dedim.
Her zamanki alçak gönüllülüğüyle beni yüreklendirdi ve kesinlikle katılmam gerektiğini söyledi.
O gün çalışmalarımızı paketleyip yan taraftaki Yurtiçi Kargo’ya teslim ettik…
Hüseyin Çalışkan ise, her ikimizin romanından uyarlanacak televizyon dizilerinin hayalini kuruyordu, ne yazık ki aramızdan çok erken ayrıldı.
Sulhi Abi’nin o sabah son halini verip de alelacele getirdiği Kirpi’yi dünyada okuyan ilk kişi olmanın gururu içindeydim.
İş Bankası ödülleri açıklandığında hiç şaşırmadım, beklediğim gibi Kirpi kazanmıştı.
Duyar duymaz telefon açıp Sulhi Abi’yi kutladım.
Geçen yıllarda farklı projeler içinde yer aldık, ama diyalogumuz hep sürdü. Sulhi Abi unutulmaz Yabancı Damat’ı yazıyor bir yandan da yeni roman çalışmaları içindeydi. Başını kaşıyacak vaktinin olmadığından şikâyet ediyordu.
Bir gün karşılaştığımızda, “Rahmetli Hüseyin’in oğlu babasının yapım şirketini sürdürmek niyetinde, benden Kirpi’yi dizi yapmamı istedi ama vaktim yok. Sen ne dersin?” dedi.
İlginçtir, Sulhi Abi, Hüseyin Çalışkan, Ben ve Kirpi gene bir araya gelmiştik.
Kirpi’nin ilk fotokopisinin Hüseyin Çalışkan’ın bürosunda yapıldığını anımsattım.
“Sahi öyleydi…” diye gülümsedi.
Ben hemen Kirpi’nin nasıl dizi olacağının çalışmasına başladım, ama ne yazık ki bu sadece proje aşamasında kaldı, hayata geçirilmesi yolunda adım atılamadı.
Sulhi Dölek’le bir süre sonra başka bir projenin içinde daha olduk; Erdal Murat Aktaş’ın bir projesini senaryo haline getiriyordum, Sulhi Abi de bu projede süpervizörlük yapıyordu. Çeşitli nedenlerden dolayı bu proje de hayata geçemedi. Bizim piyasada çok rastlanan bir durumdur bu. Uğraşır didinir bir iş çıkartırsınız sonra ilerde bir zaman kullanılmak üzere rafa kaldırırsınız. Sulhi Dölek’in de emeğinin geçtiği o projenin de bir gün gerçekleşmesini umarım.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Sulhi Dölek’i beklenmedik bir anda kaybettik…
Yaşam devam ediyordu tabii, Murat Aktaş “Sulhi Abi’nin Kirpi romanını biliyor musun?” diye sorduğunda, bir matematik öğretmenine “iki kere ikinin kaç ettiğini biliyor musun?” diye sorulduğunda baktığı gibi baktım… E tabii Murat’a Kirpi’yle olan geçmişimi anlatmamıştım, nerden bilecekti.
Murat, Sulhi Abi’nin vefatından kısa bir süre önce Kirpi’nin haklarını almıştı. Sulhi Abi gerçekten de Kirpi’nin sinemada can bulmasını çok istiyordu. Bu hem Murat hem de benim için bir vasiyet haline gelmişti.
Bu yüzden Murat’ın “Kirpi’in senaryosunu yazar mısın?” teklifine, hiç yan çizmeden, kendimi ağır satmadan, dur bakalım vakit ayarlayabilirsem düşünürüm demeden.
“Evet” dedim…
Kirpi yazıldı, bozuldu, tekrar yazıldı gene bozuldu, bir ara rafta beklemeye alındı, sonra zamanı geldi, raftan indi, gerekli kıvama geldi, ete kemiğe büründü ve sinema tarihi içindeki yerini aldı. Dilerim Sulhi Dölek de edebiyat tarihi içindeki yerinden gururla izler eserini.
Atay SÖZER